Türkiye Cumhuriyet Tarihinde Kayıp Yıllar

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hiç haketmediği bir şekilde hayata gözlerini yumması çocukluğumdan beri içime sindiremediğim bir duygudur. Ölüm sebebi bir çok belge ile bilindiği halde saklanması Türk milletinin kayıbı olmuştur!

Rahmetli babaannem alkol ve sigara içmeden, son anınına kadar tarlada çalışarak hayata gözlerini yummuştur…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk zehirlendiğini anlamış, yavaş, yavaş ölüme doğru gittiğini biliyor ve bunu Afet İnan’a yazdığı mektupta şöyle diyordu; “Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.” diye yazan ve kimler masondu? diye soran gazi şüphelendiği oluşumuda belirtmişti.

Evet kim getirtmişti Dr. Fissinger’i? Mason olan Celal Bayar. Celal Bayar kimdi?
Bulgaristan’ın Plevne şehrinden göç etmiş bir ailenin çocuğu olan Bayar ilk ve orta öğreniminden sonra memuriyet hayatına atıldı. Adliye, reji ve bankacılık sahasında memuriyet görevlerinde bulundu. Gemlik Mahkeme ve Reji Kalemleri’nde memur olarak çalışma hayatına başlamış ve ardından Bursa’ya giderek Ziraat Bankası’nda görev almış ve bu sırada Harir Darüttalimi ve Collège français de l’Assomption isimli okullara devam etmiştir.

Bursa’daki çalışmalarını Deutsche Orientbank ‘ta sürdürmüştür. Daha sonra İttihad-ı Milli bankasında çalışmıştır.

Lozan Barış Konferansı’na müşavir göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi’ne İzmir Milletvekili olarak girdi. 

1932-1937 tarihleri arasında İktisat Vekilliği (Ekonomi Bakanı), 1937-1939 yılları arasında Başvekillik (Başbakanlık) yaptı. Böylece Atatürk’ün ölüm sürecinde başbakan Celal Bayar idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümeti siyasi parti CHP tarafından yönetilmekteydi.

Konuyu biraz daha açalım…

Tarih 13 Ekim 1935’i gösterdiğinde Türkiye’de faaliyet gösteren Mason Locaları Atatürk’ün emri ile İçişleri Bakanlığı’nca kapatılır. Yeni kurulan ve kalkınmakta olan ülkenin kaymağını yemeye çalışan Mason locaları bu olayı kabul etmiş gözüksede yer altında faaliyetlerine devam ettiler…

Atatürk’ün ölüm sürecinden sonra Yunanistan’da yayımlanan Laiki Metopo (halk Cephesi) Gazetesi çalışanlarından Dr. Abrevaya ile Dr. Fishenger ciddi bir çalışmayla bir yazı dizisi hazırlarlar  ve yayınlanır. Burada bahsi geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralıdır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, CHP hükümeti tarafından Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün ölümünden sonra Dr. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşte olmuştur.

Atatürk; Türkiye’deki mason localarını kapatması ile Avrupa’daki mason localarını kızdırmış ve o tarihlerde Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli  Farmason Avram Benaroyas Türkiye’deki Mason Cemiyeti’nin kapatıldığını, Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendiğinde sinirlerine hakim olamayarak şunlar söyler. “O Sarı Lider (Mustafa Kemal Atatürk) ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!…”

Varnalı Bulgar Yahudi’si Farmason Avram Benaroyas; “İlk anlarda Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük… Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlinin istediği esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti.”

Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirir; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap ediyordu ki; Doktor Abrayava ve Fishenger cidden bu işte fedakarca çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve salahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in tedavisinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.”

Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Avram Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koyar. Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti!
Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyler. Atatürk, “Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verir. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayılır. Hatta karıncaların bulunduğu tespit edilir.

Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” şeklinde bildirir. Doktor ve diğer sıhhi personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarına katılan Dr. Nuri Rafet Korur’da; “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklar. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini gözlemlemişler…

1937 yılı ortalarında verilen ilaçlar, Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman, zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladığını en yakın yaveri Salih Bozok çok iyi görüp anlatmaktaydı. Lakin her şeyi bildiğinden kendi canına yani kalbine tek kurşun sıkarak intihar etmiş ve ölmemiştir(!)

Neyse…

Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemiş. Böylece Atatürk’ü yavaş, yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyor. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,.

30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyor.
Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyor.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Ararın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyor. Lakin Atatürk’ün emri dinlenmiyordu.

31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger, Atatürk’e çiğ yemiş kürü uygulayarak bol, bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman da, Atatürk’e rendelenmiş elma yedirmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran (civa’lı ilaç) şırıngası uygulamaya karar vermişler.

Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissenger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyor.

Kısaca, Atatürk sanıldığı gibi öldürücü siroz hastası değildi. Sofya ateşeliği sırasında sıtma olduğu biliniyordu ve kayıt altında idi. Bu yüzden Atatürk’e sıtma tedavisi yapılarak, aşırı “kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Çünkü; bilimsel verilere baktığımızda alkole bağlı sirozda karaciğer küçülür, diğer nedenlere bağlı sirozda karaciğer büyür ve büyüklüğünü korur. Atamızında karaciğeri büyüdüğüne göre ölümü alkole bağlı değildi. Lakin vatan ihanet edip yurt dışına kaçıp Alman vatandaşı olan Can Dündar filmlerde genç dimağlara alkole bağlı ölüm diye Atatürk filmini çekerek enjekte etmekteydi.

Atatürk ile düştüğü ihtilaf yüzünden yine Atatürk’ün iradesi ile siyasi hayattan uzaklaştırılan İsmet İnönü,  1938 yılında Atatürk’ün ölümünden sonra, ordunun ağırlığı ile Cumhurbaşkanlığına seçildi. Yanlış okumadınız meclis seçmedi ordu atadı!..

Yorum Yap